Uzunca bir süre ne yöne gitmek istediğimizi düşündük. Hedef hem hiçbirimizin görmediği bir yer olması hem de tatilin ekonomik olmasıydı. Gazetelerdeki tüm turlara baktık, içimize sinen bir tur olmadı. Yine bizi dürten birşeyler oldu ve turumuzu kendimiz planlamaya karar verdik. Burcu ve İlker ile bu şekilde yapacağımız, turumuzu kendimizin planladığı, 4.yurtdışı tatili. Daha önce bir Kuzey Almanya ve sonrasında ise Almanya-Avusturya turu yapmıştık. Pegasus, Easy Jet, Sun Express’in her yöne bilet fiyatlarına baktık ve sonunda Pegasus Havayolları ile İstanbul aktarmalı Ankara-Zürih biletimizi aldık. Bu seyahatimiz 3 aile ile birlikte gerçekleşecekti. Burcu-İlker Ünlenen, Sibel-Bahadır Alev ve Pınar-Mete Özdemirci.
Biletlerden sonra şimdi sıra otellerimizin rezervasyonundaydı. Burcu ve benim en favori sitemiz, www.booking.com . Buradaki fiyatları mutlaka www.tatil.com sitesindeki fiyatlarla karşılaştırıyoruz. Burcu ve benim elimizde iki laptop, karşılaştırmalar yaparak seçimlerimizi yapıyorduk. Ta ki Sibel bizi www.hotwire.com sitesi ile tanıştırına kadar. Bu site insana adrenalin tükettirdiği için olsa gerek kendimizi bu siteden alamadık. Gideceğiniz şehri yazıyorsunuz site size birkaç fiyat alternatifli oteller sunuyor. Otellerin ismi görünmüyor ama bazı özellikleri belirtiliyor. Siz de seçiminizi yapıp ödeme yapıyorsunuz. İşte o anda otelinizin adı görünüyor. Zürih’te kalacağımız otelimizi işte bu şekilde belirledik. Seyahat öncesi üç aile, 2-3 gece progam yapmak üzere buluştuk ve sonunda oldukça yoğun bir program belirledik.
Herşey o sabah gazetede gördüğüm habere kadar iyiydi. 25 Kasım 2009’da, saat 00:01’de itibaren Türkiye genelinde memur grevi olacaktı. Oldukça endişelendik haliyle. Yapacak pek birşey yoktu. Planladığımız üzere İlker tarafından rezervasyonu yapılan Secure Drive firmasından talep edilen transfer minibüsümüz 06:30’da Ünlenen ailesinin evinin önünde bizi bekliyordu. İşte seyahatimiz:
25 Kasım 2009,ÇarşambaBiletlerden sonra şimdi sıra otellerimizin rezervasyonundaydı. Burcu ve benim en favori sitemiz, www.booking.com . Buradaki fiyatları mutlaka www.tatil.com sitesindeki fiyatlarla karşılaştırıyoruz. Burcu ve benim elimizde iki laptop, karşılaştırmalar yaparak seçimlerimizi yapıyorduk. Ta ki Sibel bizi www.hotwire.com sitesi ile tanıştırına kadar. Bu site insana adrenalin tükettirdiği için olsa gerek kendimizi bu siteden alamadık. Gideceğiniz şehri yazıyorsunuz site size birkaç fiyat alternatifli oteller sunuyor. Otellerin ismi görünmüyor ama bazı özellikleri belirtiliyor. Siz de seçiminizi yapıp ödeme yapıyorsunuz. İşte o anda otelinizin adı görünüyor. Zürih’te kalacağımız otelimizi işte bu şekilde belirledik. Seyahat öncesi üç aile, 2-3 gece progam yapmak üzere buluştuk ve sonunda oldukça yoğun bir program belirledik.
Herşey o sabah gazetede gördüğüm habere kadar iyiydi. 25 Kasım 2009’da, saat 00:01’de itibaren Türkiye genelinde memur grevi olacaktı. Oldukça endişelendik haliyle. Yapacak pek birşey yoktu. Planladığımız üzere İlker tarafından rezervasyonu yapılan Secure Drive firmasından talep edilen transfer minibüsümüz 06:30’da Ünlenen ailesinin evinin önünde bizi bekliyordu. İşte seyahatimiz:
08:25’teki Pegasus Havayolları’nın H9 103 sefer sayılı tarifeli uçuşu ile İstanbul-Sabiha Gökçen Havaalanı’na gitmek üzere Çankaya’dan 06:30’da hareket ediyoruz. Kişi başı birer orta boy bavul ile yola hazırız. Minibüs şoföründen grev ile ilgili bilgi alma çabamız boşa çıkıyor ve merak içinde havaalanına varıyoruz. Herşey normal göründüğü için içimiz rahatlıyor. Ekranlardan uçuşumuzu takip ediyoruz. O da ne...? THY’nin İstanbul Atatürk Havaalanı’na kalkması gereken tüm uşuşları ya rötarlı ya da iptal edilmiş. Oysa Pegasus uçuşlarında sorun yok. Şaşkınlık ve sevinç içinde küçük bir kahvaltının ardınan uçağımıza biniyoruz. 09:15 civarında İstanbul’dayız. Burada da grevden kaynaklanan bir sorun yok. Sabiha Gökçen Havaalanı’nın dış hatlar terminali açılalı henüz 1 ay olmuş. İçeride anlaşılamaz bir düzensizlik var. Polis kontrolünden geçmek üzere uzunca bir sıranın sonuna giriyoruz. Yaklaşık 20 dakikalık bir bekleyiş sonunda kendimizi pasaport kontrolünün ardından, Burge King’e atıyoruz. Yine birşeyle atıştırıp anons edilen kapıya ulaşıyoruz. Uçak kalkışa hazır gibi görünmesine rağmen gelen anonsla sinirleniyoruz. Kapı değişikliği. Terminalin neredeyse diğer ucunda ve alt kattaki başka bir kapıya ilerliyoruz. İnsanlar gergin ve öfkeli. Tekrar kontrolden geçmemiz gerekiyor. Oldukça kalabalık bir sırada, herkes birbirinin önüne geçerek daha da gergin bir ortam yaratılıyor. Yeni çıkış kapısına vardığımızda zaten kalkış saatini geçmiştik. Dolayısı ile ilan edilmeyen bir rötar yaşıyorduk. Yaklaşık bir saat kadar yeni kapıda bekledikten sonra pilotumuzun ve ekibinin kapıda belirdiğini gördük. Pilot sinirli bir şekilde yer hizmetlerine 10 dakika içinde kalkış için talimat vererek uçağa ilerledi. Bu talimattan en az yarım saat sonra uçaktaydık. Grev yoktu, rötar ilan edilmemişti ama herşey yavaş ilerlemişti. Tatile gidiyorduk ve hiçbir şey keyfimizi bozamazdı. Kalkıştan sonra kızlar ve erkekler olarak ayrıldık ve bol sohbetli uçuşumuz başladı.

Zürih havaalanına vardığımızda saat 14:30’du. Önümüzde 230km’lik bir yol vardı. Hedef Milano yakınlarındaki Fox Town Outler Center. Öncesinde Bahadır’ın çıkmasını dört gözle beklediği telefon için bir elektronik dükkanına uğranacak ve sonrasında yola çıkılacak. Aracımızın rezervasyonu ile İlker ilgilenmişti. 5 gün için yaklaşık 600Euro ödeyerek AVIS vasıtası ile kiraladığımız Ford Galaxy’ye yerleşiyoruz. Elbette önce aracımızın etrafında bir tur atarak kontrolünü yapıyoruz. Bu sefer tecrübelendik. Geçen seyahat öncesinde aracımızı kontrol etmediğimiz için kırmadığımız farın bedelini ödemek durumunda kalmıştık. Bu sefer eğer bir sıkıntı olursa sigortamız karşılayacak ve aracın temiz olduğuna iyice baktık.


Bahadır’ın cep telefonunun navigasyonu sayesinde yönümüzü buluyoruz. Telefon almak üzere ulaştığımız elektronikçi ile Bahadır internet üzerinden daha önce yazışmış ve bugün piyasaya çıkacağını öğrenmiş. Ne yazık ki telefon yok. Biraz hayal kırıklığı olsa da önümüzdeki Pazartesi telefonun piyasaya çıkacağını öğrenip umutlanıyoruz. Pazartesi ne de olsa yine Zürih’ten geri dönüş yapacağız. Önümüzdeki ilk benzinlik içindeki Coop’tan sandviçlerimizi alıp yola çıkıyoruz. Benzinliğin sahibi ve çalışanı Türk olunca dünyanın heryerinde olduğumuzu düşünerek yola çıkıyoruz. Güzel sohbetli, keyifli ve oldukça uzun bir yolculuk sonunda işte karşımızda bir “outlet”. Ne var ki adı biraz farklı. Fox Town-Mendrisio yerine Lausanne gölü yakınlarındaki Villeneuve Outlet Center’dayız ve aslında varmamız gereken yere de yaklaşık 300km uzaktayız. Aslında İtalya’da olmamız gerekirken Fransa’dayız.

Saat ise 19:00. O kadar keyfimiz yerinde ki buna hiç aldırış etmeden tekrar yola çıkıyoruz. Yol boyunca kelime üretmece oyunları oynayarak 22:00 civarında otelimize ulaşıyoruz. Novotel Milano, şehir merkezine 7km uzaklıkta bir otel ve geceliği iki kişilik bir oda için 79.00Euro. Rezervasyon ve ödememizi www.booking.com üzerinden yapmıştık. Odalar gayet güzel. Zaten yeterince yorgun olduğumuz için derhal yatıyoruz.
26.11.2009, Perşembe
26.11.2009, Perşembe
08:30’da kahvatıdayız.


İtiraf etmeliyim ki bu turu bugüne kadar turistik olarak yaptığımız tüm seyahatlerde alır ve tur sonunda aklımızda kalan noktalara tekrar gitmek sureti ile şehri tanırdık. Ne yazık ki biraz hayal kırıklığı ile iniyoruz otobüsten. Ne anlatım, ne de gezilen yerler bizi tatmin ediyor


Duomo meydanında dolaşmaya başlıyoruz. Duomo Di Milano, yani Milan Duomosu, yapımına 1386’da başlanmış Gotik tarzda dev bir katedral. Yapımı beş yüzyıl sürmüş olan katedral Roma’daki St.Pietro Katedralinden sonra boyut olarak İtalya’nın en büyük katedrali konumunda. Binanın en çarpıcı özelliği 135 kule külahı, sayısız heykelleri ve çatısı. 157 m'lik uzunluğu ve en geniş noktasındaki 92 m'lik eniyle dünyanın en büyük gotik katedrallerinden biri olarak kabul ediliyor.

Duomo’nun hemen yanında Galleria Vitto Emanuele II adında kendine has mimarisi ile çok dikkat çekici bir alışveriş merkezi var. 1865 yılında mimar Giuseppe Mengoni tarafından tasarlanan galerinin biraz trajik bir hikayesi var. Binanın tasarımcısı olan mimar Mengoni 12 sene boyunca yapının inşasında çalıştıktan sonra açılmasından yalnızca kısa bir süre önce çatıdan düşerek hayatını kaybetmiş. 1877 yılında açılmış olan bu yapının görsel olarak en etkileyici tarafı ortası bir kubbe ile tamamlanan cam ve metal karışımı tavanı. Latin haçı biçiminde tasarlanmış olan galerinin sekizgen biçimli merkezinde dört kıta ile (Asya, Avrupa, Afrika ve Amerika) sanat, tarım, bilim ve endüstriyi temsil eden mozaikler dikkati çekiyor. Yerdeki mozaikler zodyak sembolleri ile süslenmiş.


Öğlen yemeği için meydandaki küçük kafelerden birini tercih ediyoruz. Fiyatlar makul ama lezzet çok yerinde sayılmaz. Yine de kısa bir mola hepimize iyi geliyor. Yemek için aile başı 30 Euro ödeyerek turumuza devam ediyoruz.
2 saat sonra buluşmak üzere ayrılıyoruz. Duomo’nun içini geziyor, kafelerde oturuyor, vitrinlere bakarak dolaşıyoruz. Tekrar biraraya gelip kahvemizi meydanda, Mc Cafe’de içiyor ve sonrasında birlikte gezmeye devam ediyoruz.
Akşam yemeği için tipik bir İtalyan restoranında karar kılıyoruz. Mağazalar kapanana kadar bayanlar ve baylar olarak ayrılıp dolaşmaya devam ediyoruz. Aracımızı otoparktan alıyor ve 9 saat ücreti olan 27 Euro’yu ödeyip yemek yiyeceğimiz restorana doğru yola çıkıyoruz.
Akşam yemeği için tipik bir İtalyan restoranında karar kılıyoruz. Mağazalar kapanana kadar bayanlar ve baylar olarak ayrılıp dolaşmaya devam ediyoruz. Aracımızı otoparktan alıyor ve 9 saat ücreti olan 27 Euro’yu ödeyip yemek yiyeceğimiz restorana doğru yola çıkıyoruz.


Hem keyifli hem de çok lezzetli bu yemek için de aile başı 35 Euro ödeyerek Milano’da geçirmeyi planladığımız sürenin sonuna gelmiş oluyoruz. Yarın sabah Lugano’ya doğru yol alacağız.
27.11.2009, Cuma
08:00 Hepimiz kahvaltıdayız. Ekibimizin tereddütsüz en güzel ortak hareketi buluşma saatlerine olan hassasiyeti olsa gerek. 09:00’da otelden ayrılmak üzere kapının önündeyiz. Otel ücretini www.booking.com üzerinden yapmış olmanın verdiği hız ile çıkışımızı çabucak tamamlıyoruz.
Otel misafirlerini şaşırtacak bir kombinasyonla, otel kapısının önünde, başlıyoruz birbirimizi öpmeye. Bugün bayram. Türkiye’den ne kadar uzakta da olsak kendimizce bir kutlama yapmış oluyoruz. Hepimiz daha arabaya yerleşmeden ailelerimizi aradık ve bayramlarını kutladık.


Bugün ilk durağımız Monza. Monza Milano’ya 35km uzaklıkta. Milano’dan çıktığımızı anlamadan kendimizi Monza’da buluyoruz. Merkeze yakın bir yerde aracımızı bırakıp dolaşıyoruz. Duomo di Monza’nın önünden başlayan yürüyüşümüz, yine onun önündeki kafelerden birinde bitiyor. Tertemiz sokakları, güzel giyimli bayanları tartışarak ve seyrederek kahvelerimizi yudumluyor ve Milano’nun meşhur “Panettone” sünger kekini tadıyoruz.






Bergamo’yu araba ile dolaşmayı tercih edip, bir sonraki durağımız olan Como’ya doğru yola çıkıyoruz. Como’da göl kenarına ulaşıyor ve temiz ama soğuk havayı ciğerlerimizde hissediyoruz.


Birkaç fotoğraf çekiminin ardından arabamıza dönüp geceyi geçireceğimiz Brusimpiano’ya doğru yola çıkıyoruz. Como-Brusimpiano arası 35km. Brusimpiano’da konaklayacağımız Caroline Hotel için gecelik 47 Euro ödeyeceğiz ve iki gece kalacağız. Aslında amacımız Lugano’yu görmek. İnternet üzerinden yaptığımız araştırmada müthiş fotoğraflarla karşılaştık. Lugano’nun içinde otel arama çabalarımız fiyatlar nedeniyle başarısız kaldı. Biz de Brusimpiano’yu tercih ettik. Fakat otelimiz İtalya’da kaldığı için İsviçre’den çıkıp İtalya’ya girmemiz gerekecek.
Geldiğimiz gün ulaşamadığımız bu alışveriş merkezine derhal giriyoruz. Kapanmasına 1 saat kaldığı için dağılarak kendimizi dükkanlara atıyoruz. Tekrar biraraya geldiğimizde aslında fiyatların çok da cazip olmadığı konusunda hemfikir olup tekrar yola düşüyoruz. Bu alışveriz merkezine Milano’dan günlük tur düzenlendiğini öğrenmiştik. O nedenle de oldukça merak etmiştik. Belki yorgunluktan belki de fiyatlardan alışveriş etmeden çıkıyoruz.
Artık istikamet otelimiz. İsviçre’den İtalya’ya geçmek için sınır kapısında sembolik olduğunu düşündüğümüz bir kontrol var. Görevli memura gülümseyerek geçiyoruz. Brusimpiano-Lugano arası 16km ama arada sınır kapısı var. Otelimize yerleşiyoruz. Odalar küçük ama sevimli. Planladığımız gibi hareket edip derhal otelden çıkıyoruz ve Lugano’ya gidiyoruz. Kıyafet seçimimiz “Casino” gecesine uygun şekilde. Öncesinde tüm restoranlarda yemek servisi kapalı olduğu için mecburen Burger King’de yemek yiyoruz. Saat 22:00. Biz de birşeyler atıştırıp kendimizi kumarhanede buluyoruz.

Yaklaşık iki saat süren eğlencemiz, İlker’in şansıyla daha da artıyor ve kayıp vermeden çıkıyor ve otelimize dönüyoruz. Yarın Lugano gezilecek, erken kalkmamız gerek.
28.11.2009, Cumartesi
09:00 yine kahvaltıdayız. Ekibimiz şahane. Hiçkimse uyanmakla veya yorgunlukla ilgili sıkıntı çekmiyor ve hep kararlaştırdığımız saatte hareket edebiliyoruz. Burcu’nu diş ağrısının ikinci günü. Ona ne yazık ki ağrı kesici bulmak dışında hiçbir faydamız olamıyor. Mete’nin bile...
Eczane sonrası Lugano’ya yine sınır kapısından geçerek ulaşıyoruz. Araba ile bir küçük şehir turu atıyoruz. Gölün etrafını gezip şehir merkezine aracımızı park ediyoruz. 6 katlı otoparkı iki kere tavaf ettikten sonra yer bulabiliyoruz. Hava çok güzel. Dar sokakların arasında, nefis kokuların içinde başlıyoruz dolaşmaya. Ana cadde üzerinde tüm ünlü markaların vitrinlerini geziyoruz. Çok şık ve düzenli bir şehir Lugano. Kendimizi göl turu yapmak üzere tanıtım ofisine atıyoruz. Bize verilen broşürdeki güzergah ve kalkış saatlerine bakarak bir plan yapıyoruz. Açlığımızı gidermek için yine Burger King’i tercih ediyoruz. Aile başı yaklaşık 25 Euro’ya ancak kişi başı birer menü yiyebiliyoruz. Tur için iskeledeyiz fakat bizden başka kimse yok.



Bugün Sibel ve Bahadır’ın 1. Evlilik yıldönümü. Onlardan otele dönüp kıyafetlerini değiştirmeleri ve akşam yemeğinde onları başbaşa bırakmak için ayrılıyoruz. Biz de meydanda oturup güzel bir şarap eşliğinde dinleniyoruz.
Akşam yemeği için tercihimiz “Fondue” olacak. Servis elemanınından aldığımız bilgi dahilinde, bulunduğumuz meydanda bunu bulabileceğiz. Aslında heryerde yaygınlıkla olacağını umduğumuz fondü, ne yazık ki tahminimizden daha zor bulunabilir bir yemekmiş. Acıkana kadar tekrar tekrar aynı sokaklarda geziyoruz. Geri dönüp meydandaki kafeye tekrar oturuyor ve menüyü inceliyoruz. Et fondü yokmuş! Servis elemanından özür diliyor ve derdimizi anlatıyoruz. O da bize üşenmeden eşlik ederek başka bir restorana yönlendiriyor. Yani fondüde ısrarlıyız. Aslında ben ve Burcu ısrarlı. İlker pizzasını, Mete he rzamanki gibi deniz mahsüllü spagettisini “spaghetti alle vongole”, biz de “Fondue Bourguignonne” ısmarlıyoruz. İtiraf etmeliyiz ki epeyce bir hayal kırıklığı oluyor. Aluminyum oval bir servis tabağında marul yaprakları üzerine yerleştirilmiş kuşbaşı doğranmış çiğ etler, yanında 12 çeşit sos tepsisi ile sunuluyor. Soslar da genel olarak mayonez-ketçap, mayonez-hardal karışımlarından. Fondü içerisinde kızgın yağ var. Etlerimizi çubuklara batırıp yağda kızartıyoruz. İşte bu andan itibaren etraftaki herkesi kızartma kokusu içinde bıraktığımız için özellikle Burcu çok huzursuz oluyor ve bir an önce yemeğimizi bitirmeye çalışıyoruz. Ne yazık ki hayal ettiğimiz lezzete çok da ulaşamıyoruz. 2 kişilik fondü, bir pizza, bir makarna ve iki şişe şarap için toplam 240 CHF ödüyoruz.

Yemeğimizin sonunda Sibel ve Bahadır ile buluşuyoruz. Onların akşamı oldukça sıkıntılı başlamış. Kiralık arabamızı park yerinden çıkartmakta oldukça zorluk çekmişler. Otelde hazırlanıp geri dönerken yemek için hayal ettikleri restoranda yer bulmakta sıkıntı çekmiş de olsalar güzel bir gece geçirdikleri yüzlerinden okunuyordu.
Otele dönüş için yine İsviçre’den çıkıp, İtalya’ya geçiyoruz.
29.11.2009, Pazar
09:00 Kahvaltıdayız. Bugün için planımız otelimizden çıkış yapıp Zürih’e doğru yol alırken Luzern’de duraklamak. Brusimpiano-Luzern arası 177km. Amacımız Luzern’deki tepelerden birine tren ile çıkmak ve tepeden İsviçre’nin göllerine bakabilmek. Elbette Bahadır’ın ve benim fotoğraf makinelerimizi denemek hevesi de bunu destekliyor.
Burcu’nu diş ağrısına tahammül edebilmesi için açık bir eczane buluyoruz. Yazık, neredeyse hiç sesi çıkmıyor ama ağrısı yüzünden okunuyor. Eczane sonrası da önünde epeyce kalabalık bulunan bir süpermarkete giriyoruz. Biraz alışveriş sonrası yine sınır kapısındayız. Bu sefer sınır polisi aracımızı durdurup pasaportlarımızı istiyor. Keyfimiz o kadar yerinde ki beklerken umurumuzda olmuyor bu durum. Ta ki İlker’in pasaportunun içinde paralarını tuttuğunu hatırlamasına kadar. Koşarak derdini anlatmaya gidiyor İlker. Bu durumla da epey eğleniyoruz hali ile. Pasaportlarımızı teslim alıp yola çıkıyoruz. Dışarıda sağnak bir yağmur var.
Luzern’e ulaştığımızda çoktan acıkmıştık. Önce tren bileti bakmak üzere limanda yer alan merkez istasyonuna gittik. Pazar günü olması nedeniyle turizm enformasyon büroları ne yazık ki açık değildi. Biz de Burcu’nun Almanca’sından yararlanmak yolu ile bilet satan bayandan bilgi edindik. Kendisi kış olması nedeniyle havanın erken karardığını ve bu saatte dağın tepesine çıkmaya çalışırsak hiçbir şey göremeyeceğimize, tüm ısrarlı sorularımıza rağmen, bizi ikna etti.
09:00 Kahvaltıdayız. Bugün için planımız otelimizden çıkış yapıp Zürih’e doğru yol alırken Luzern’de duraklamak. Brusimpiano-Luzern arası 177km. Amacımız Luzern’deki tepelerden birine tren ile çıkmak ve tepeden İsviçre’nin göllerine bakabilmek. Elbette Bahadır’ın ve benim fotoğraf makinelerimizi denemek hevesi de bunu destekliyor.
Burcu’nu diş ağrısına tahammül edebilmesi için açık bir eczane buluyoruz. Yazık, neredeyse hiç sesi çıkmıyor ama ağrısı yüzünden okunuyor. Eczane sonrası da önünde epeyce kalabalık bulunan bir süpermarkete giriyoruz. Biraz alışveriş sonrası yine sınır kapısındayız. Bu sefer sınır polisi aracımızı durdurup pasaportlarımızı istiyor. Keyfimiz o kadar yerinde ki beklerken umurumuzda olmuyor bu durum. Ta ki İlker’in pasaportunun içinde paralarını tuttuğunu hatırlamasına kadar. Koşarak derdini anlatmaya gidiyor İlker. Bu durumla da epey eğleniyoruz hali ile. Pasaportlarımızı teslim alıp yola çıkıyoruz. Dışarıda sağnak bir yağmur var.
Luzern’e ulaştığımızda çoktan acıkmıştık. Önce tren bileti bakmak üzere limanda yer alan merkez istasyonuna gittik. Pazar günü olması nedeniyle turizm enformasyon büroları ne yazık ki açık değildi. Biz de Burcu’nun Almanca’sından yararlanmak yolu ile bilet satan bayandan bilgi edindik. Kendisi kış olması nedeniyle havanın erken karardığını ve bu saatte dağın tepesine çıkmaya çalışırsak hiçbir şey göremeyeceğimize, tüm ısrarlı sorularımıza rağmen, bizi ikna etti.

Biz de araba ile şehir turu atarak yemek yiyebileceğimiz bir yer aramaya başladık. Ara sokaklarda dolaşırken ön ve arka kapısı iki ayrı sokağa açılan bir kapısından hediyelik eşyalar satan dükkana girilirken diğer kapısından restoran olan bir yer buluyoruz kendimize.


Bizden sonra gelen çift ile de başlıyoruz Türkçe sohbet etmeye. Ne tesadüftür ki bir de ortak tanıdıklar da çıkıyor. İsviçre’ye opera sanatçısı olarak çalışmaya geldiğini anlatıyorlar bize. Opera’da çalışan arkadaşlarımızı tek tek soruyoruz tabi ona. Böyle bir sohbetle geçiyor yemeğimiz. Burada da peynir fondüsü deneme şansımız oluyor. Mete’yi koku rahatsız etse de et fondüsünden daha lezzetli olduğunda hemfikiriz. Bize servis yapan bayan nereli olduğumuzu soruyor. Tabi ki bu sohbeti de Burcu’nun tercümeleri sayesinde yapıyoruz. Bizi şok edip derin tartışmaya sürükleyen ifade, servis elemanının daha önce Bursa ve İstanbul’u görmüş olmasına rağmen kot pantolon giymiş olan bizlere oldukça şaşırmış olması oluyor.
Yemeğin ardınan göl kenarında yürüyüş yapıyoruz. Çok soğuk ama umursamıyoruz. Yılbaşı hazırlıkları nedeni ile heryer ışıl ışıl. Binalar çeşitli ışık oyunları ile aydınlatılmış.




Akşamın ilerleyen saatlerinde, tam da Zürih’e doğru yola çıkmak üzereyken ara sokaklarda ellerinde fenerlerle bekleyen bir kalabalık görüyoruz. Merakla neler olduğunu soruyoruz. Herkes “Santa Claus”u bekliyormuş. Biz de kalabalığa karışıyoruz ve başlıyoruz beklemeye. Uzaklardan çan sesleri geliyor. Oldukça etkili bir ses. Yaklaşık 1 saat süren, geleneksel olduğunu öğrendiğimiz yerli halkın katıldığı bir gösteri yürüyüşü seyrediyoruz.
Luzern-Zürih arası 61km. www.hotwire.com sitesinden rezervasyonunu yaptığımız Holiday Inn oteline vardığımızda saat 21:00 civarı. Odalarımıza yerleşip şehir merkezinde yürüyüşe gidiyoruz.
Bahnhof caddesindeki vitrinlere bakarak dolaşıyoruz. Sonrasında bulduğumuz tek açık restoran olan tarihi bir birahaneye (Zeughauskeller) oturuyoruz. Seyahatimizin ne kadar hızlı geçtiğini tartışarak İlker’in kumarhane kazancı kutlaması olarak ısmarladığı biralarımızı yudumluyoruz.
Bahnhof caddesindeki vitrinlere bakarak dolaşıyoruz. Sonrasında bulduğumuz tek açık restoran olan tarihi bir birahaneye (Zeughauskeller) oturuyoruz. Seyahatimizin ne kadar hızlı geçtiğini tartışarak İlker’in kumarhane kazancı kutlaması olarak ısmarladığı biralarımızı yudumluyoruz.

Ne yazık ki mutfak kapandığı için aç kalıyoruz. Biz de otele dönüş yolunda bulduğumuz bir benzin istasyonuna uğrayıp hem bu akşam için hem de yarın sabah kahvaltısı için sandviçlerimizi alıyoruz. Zürih’te kalacağımız bu oteli www.hotwire.com sitesinden ayırtmıştık ve fiyatımıza kahvaltı dahil değil. Üstelik yarın sabah erken saatlerde çıkış yapmamız gerekecek çünkü dönüş öncesi Zürih’i bir kez daha gezmek istiyoruz.
30.11.2009, Pazartesi
08:00 Otelden çıkışımızı yapıyoruz. Son kez arabaya yerleşiyoruz.
Erkekler Bahadır’ın bugün piyasaya çıkacağını umduğumuz telefonunu bulmak için biz bayanları şehir merkezinde bırakarak ayrılıyorlar. Biz de Merkez istasyonda bir kahve içerek başladığımız şehir turumuzu, yağmura rağmen vitrinleri gezerek, göl kenarında tamamlıyoruz. Beyler bizi alıyor ve havaalanına gitmek üzere yola çıkıyoruz. Telefonu da bulamadıkları için üzülüyoruz.
13:40’ta kalkacak uçağımız için 12:00’de havaalanındayız. Kar yağıyor ama herşey yolunda gibi. Uçağa alındık ve bekliyoruz. İşte anons geliyor: Pegasus Havayolları’nın yer hizmetleri ile yapmış olduğu sözleşmenin yenilenmemiş olması nedeni ile kanatlardaki buzlanmanın çözülmesi için gerekli ilaçlama yapılmıyor. Alanda sıraya girmiş yaklaşık 50 uçak var ve sıra ile ilaçlama yapılıyor.
Bir anda isyandayız. Ne de olsa bir aktarmamız var. Ankara’ya Sabiha Gökçen Havaalanı’ndan, ineceğimiz saatten sonra hiçbir uçuş yok. Uçakta yiyecek içecek satışı başladı bile. Hatta kalkıştan önce tükendi bile. Yaklaşık 1 saatten fazla uçak içerisinde bekletildikten sonra havalandık.
Sabiha Gökçen Havaalanı’na indiğimizde saat 19:30. Koşarak uçağımıza yetişmeye çalışıyoruz. Kalkış saati 19:35. Uçağımızı görebiliyoruz ama ne yazık ki içeriye alınmıyoruz. İsyan ederek yetkilileri arıyoruz ama nafile. Alanda herkes birbirine bağırıyor. Bir başka uçak da anons edilmeden kalkış yapmış. Yapılacak tek şey kendimize bir uçuş bulmak. Bilet kuyruğundayız. Atatürk Havaalanı’ndan da kalkacak hiçbir uçağa yer bulamıyoruz ya da yetişemiyoruz. Çözüm kararını veriyoruz. Pegasus’un bizi konaklatmayı uygun bulduğu Sindoma Otel’e yerleşiyor ve geceyi İstanbul’da geçiriyoruz.
Sabah 06:50 uçağı ile Ankara’ya uçacağız. Havayolları kuralları gereği bavullarımız bize teslim edilmediği için biraz sıkıntılıyız. Otelde akşam yemeğimizi yemek zorundayız çünkü otelin etrafında sadece bir benzin istasyonu var. Etrafımızda tek bir ışık yok. Restoranda bizim gibi uçağını kaçıran birkaç kişi daha var. Servis elemanı halimize gülerek, Pegasus’un rötarlı uçakları olmasa biz ne yapardık burada diyor. Kendisi havayolu olarak Pegasus’u hiç seçmezmiş zaten. Halimize ancak gülebiliyoruz.
01.12.2009, Salı
04:00 Sindoma otelin lobisinde hazırız ve Pegasus’un servisinin bizi almasını bekliyoruz.

Yarım saat rötarla geliyor ve bizi havaalanına götürüyor. 06:50 uçağı için gerekli anonsları takip ederek bekliyoruz. İlk rötar anonsu geldi. 20 dakika. Gazetelerimizi okumaya devam ediyoruz. Tekrar anons. Bir 20 dakika daha. Mete hastalarını iptal ettirmek, Sibel de vereceği derse asistanını göndermek için gerekli telefon konuşmalarını yapıyor. Tabi ki hepimiz sürekli ailelerimizi de durumdan haberdar ediyoruz. Her anonsta tekrar tekrar telefon etmek durumunda kalıyoruz. Madem vakit var, o zaman çay içelim. Çaylarımızı beklerken bizimle aynı durumda olan bir yolcunun uyarısı ile bavullarımızı sorgulamak aklımıza geliyor. Tabi ya. Ya binmedilerse uçağa. Beyler koşarak güvenlik kontrollerinin dışına dönüyorlar. O sırada göz ucu ile uçağımızın giriş kapısındaki hareketi görüyoruz. Evet, anons yapılmadan uçağa yolcu alımına geçilmiş. Beyler kan ter içinde kalmış şekilde koşarak uçağa biniyoruz. Bir yandan da tabi ki söyleniyoruz. Bu zor başlayan sabah beni oldukça yormuş olacak ki uçağa binmenin huzuru içinde derhal uyuyorum. Biraz gürültü ile uyanıyorum. İnişe geçmek üzereyiz. Süper. Hayır değil. Ankara’daki sis yüzünden İstanbul’a geri dönmüşüz ve inişe geçmek üzereyiz. Uçaktan iniyor ve başlıyoruz tekrar beklemeye. Bir sonraki uçak 09:50’de. Ona biniyoruz ve artık herşey yolunda.
Zürih havaalanına vardıktan tam 24 saat sonra Ankara’dayız. Üstelik seyahatimizin tatil kısmından ziyade anlatacak uzun bir uçuş anısı ile.
İndiğimizde aklımızdan geçen, başımıza geliyor. 6 bavul ile gittiğimiz seyahatten 1 bavul ve birkaç “Free Shop” torbası ile dönüyoruz.

Bagajlarımız aynı gece 23:00’te alana varıyor ve gidip teslim alıyoruz.
Pınar Özdemirci
Ankara, Nisan 2010















